İş hayatında, arkadaş ilişkilerinde, karşı cinsle olan ilişkilerde hatta gündelik hayatta bile özgüven en ihtiyaç duyduğumuz özelliklerin belki de başındadır. Kişilerin özgüvenli oluşu genelde vücutlarının dik duruşu ve göz teması kuramdaki ustalıklarından, ses tonundaki tonlamadan anlaşılır. Emin adımlarla yürür ve cümleleri kendinden emin kurar. Özgüvenli hisseden insan genellikle konuşurken daha akıcıdır, sesi ve vücudu titremez ve onaylanma ya da beğenilme ihtiyacı hissetmez. Eleştirilir ya da hata yaparsa işin doğrusunu öğrenmeye isteklidir ve hatayı küçük düşmek olarak değil, kendini geliştirmede bir fırsat olarak görür. Öz güvenli insan mükemmel olan ya da kendini kusursuz gören insan değil tüm kusurlarının farkında olup kendini kusurlarıyla kabul eden, bunları takıntı haline getirmeyen ve eksiklerini elinden geldiği ölçüde tamamlamaya çalışan kişidir.

Neden bazı insanların özgüvenleri tamken bazı insanların ne kadar başarılara ve ya ne kadar güzelliğe sahip olurlarsa olsun hep bir özgüven problemi vardır? Bunun cevabı genellikle hiç hatırlamadığımız yıllarda saklı olabilir. Bebeklik döneminde, bebek ve annesi ya da bakım veren kişi arasındaki ilişki ilerde özgüvenli birey için tohumların atıldığı bir evredir. Bunu Bowlby “Bağlanma kuramı ile açıklar. Bu kurama göre bebeğin doyurulması, bezinin değiştirilmesi ve dokunsal temasın kurulması gibi bebeğin temel ihtiyaçları, doğduğu andan itibaren yeterli şekilde bakım veren tarafından karşılanması, annenin bebeğe sevgi, şefkat ve yeterli bakımı göstererek bebeğin duygusal ihtiyaçlarını da doyurması bebek için güvenli bir ortam algısını oluşturuyor. Bu durumda özgüvenin tohumlarının da atıldığı düşünülüyor. Sevgi ve ilgi bebekte sevilmeye değer olduğu algısının gelişmesini sağlıyor. Yine çocukluk yaşlarında belirli şartlarda sevildiğini hisseden ve bu şartlar gerçekleşmez ise sevgisizlik ve ilgisizlikle cezalandırılan çocuklar bir hata yaptıklarında bunun bir felaket ve sevgisizliğe yol açabileceği inancını pekiştiriyorlar. Dolayısıyla ancak ve ancak kusursuz olabilirlerse sevilip onaylanabilecekleri fikrini geliştiriyorlar.

Özgüveni zayıf kişilerin genellikle çocukluk dönemlerinde çoğunlukla eleştirilen, başkalarıyla kıyaslanan, yargılanan, dışlanan, ihmal ya da terk edilen çocuklar olduğunu psikolog olarak görebilmekteyiz. Bu davranışlara birden çok kişi tarafından maruz kalır ise çocuğun özgüven geliştirmesi daha da güç hale gelebiliyor.

Amerika da yürütülen bir araştırmaya göre; Çiftlere “özgüvenle ilgili sen kendini nasıl görüyorsun? Peki eşin seni bu konuda nasıl görüyor?” diye sorulmuştur. Özgüveni yüksek bireylerin bu soruya yanıtı; kendilerinin de eşlerinin de kendilerini daha olumlu algıladığını gösteriyor.

Özgüven konusu karşı cinsle olan ilişkilerde de önemini sıkça gösterir. Özgüveni olan bireyler isteyip istemedikleri noktaları beklentilerini ilişkide açıkça ancak saldırgan olmadan ifade edebiliyorken özgüveni zayıf kişiler ifade etmekte zorlanır. Aynı zamanda aşırı öfkelenen ve öfkesini kontrol edemeyen kişilerin de özgüven sorunu yaşadıkları ve kendilerini hakarete uğramaya açık ve hazır buldukları, bu nedenle her türlü koşulu kişiselleştirip hakarete uğruyormuş hissine kapıldıkları bilinmektedir.

Unutulmamalıdır ki nasıl bir çocuklu dönemi geçirmiş olursa olsun özgüvensiz olmak kişinin kaderi değildir. Ayrıca iyi çocukluk dönemi geçirmiş bireylerin de psikolog seanslarında özgüvensiz hissetmekten şikayet ettiklerine sıkça rastlamaktayız. Bunun sebebi ileriki yaşlarda yaşanan ve kişinin kendini kötü, küçük düşmüş vs hissetmesine neden lan travmatik bir anı sonucu olabilir. Böyle dönemler kişide yetersizlik, sevgisizlik, beğenilmeme gibi hislere yol açabilir. Ancak sebep ne olursa olsun kişiye özel, uygun bir terapi desteği ile özgüveni geliştirmek mümkündür. Özgüven problemi eğer travma kaynaklı değil de çocukluk ya da bebeklik dönemi kaynaklı görünüyorsa Psikanalitik terapi iyi bir seçenek olacaktır. Ancak sonradan oluşmuş ve kökeninde bir travma bulunuyorsa EMDR ya da bilişsel terapi gibi tekniklerle sonuç almak olasıdır.