DEPRESYONA BİLİŞSEL BAKIŞ

Danışan terapi odasına girer ve terapist, hastayı hergün içten içe kemiren, bitmek tükenmek bilmeyen dertler ve

problemler ağına yakalanmış halde bulur. Hasta depresyon diye adlandırılan, duygudurum bozuklukları sınıfına giren problemin pençesine düşmüştür ve biz bilişsel terapistlere göre kendi kişilik özelliklerinin tuzağına yakalanmıştır (Robert Leahy, s.45).Duygu ve düşünceleri üzerindeki kontrolünü tamamiyle kaybetmiş, kişilik özelliklerinin, biyolojik yatkınlıklarının, çevresel etkenlerin ve de geçmiş deneyimlerin girdabına tutulmuştur.

Son bir umut ve başka alternatif olmaması duygusu ve düşüncesi ile terapistin kapısını çalmıştır.Bilişsel terapist ile düşünmeye başlamıştır bile. Hastalığın tedavi sonrasında da tekrarlamasını önleyecek ve hastaya yaşam boyu faydalı olacak bir tedavi meydana getirmeyi ummakta ve hastanın kendisini bu karmaşık, yıpratıcı durumdan kurtarabilmesi için bazı teknikler ve çalışmalar planlamaktadır. İzlenecek yolun adı “Bilişsel Terapidir”.

Bilişsel Terapi depresyonun kısa süreli ve yapısal tedavi yöntemi olarak tanımlanmıştır (Beck,1970). Duygu, düşünce, motivasyon, ilgi ve fiziksel durum ile ilgili semptomlar içermektedir. Depresyonun merkezinde düşünceler vardır. Depresyondaki hastanın düşünce yapısı “bilişsel üçlü” tarafından yönlendirilir; 1- Kendine yönelik olumsuz düşünceler, 2- Dünya ile ilgili olumsuz düşünceler, 3- Geleceğe dair olumsuz inanışlar bilişsel üçlüyü oluşturur. Hasta kendisine oldukça gerçekçi görünen “Olumsuz Otomatik Düşünceler” yığını içine sıkışmıştır. Bu düşünceler her gün kişinin ryh halini ve davranışlarını olumsuz yönde etkiler ve birşeylerle uğraşma motivasyonunu azaltır. Örneğin; kişi, çaba ve uğraşlarının asla sonuç vermeyeceği, her hamlesinin başarısız olacağı, yeteneksiz bir insan olduğuna dair olumsuz otomatik düşüncelere sahipse, kendisi için yararlı olabilecek birşeyler yapmak için harekete geçme motivasyonu ve isteği düşük olacaktır. Bu olumsuz otomatik düşüncelerin kaynağı kişinin erken dönemde oluşan bilinç dışı şemalarıdır. Depresyonda bu şemalar aktif hale gelir ve bu süreçte hastanın düşünme ve yırumlama biçimlerini yönetir. Şemayı kişilik özellikleri olarak da düşünebiliriz. Bilişsel terapi, hastanın kendisi, dünya ve gelecek hakkındaki, çarpıtılmış inançları ve olumsuz otomatik düşüncelerini değiştirmek için planlanmış teknikler bütünüdür.

Depresyonda en sık görülen çarpıtılmış düşünceler, çaresizlik ve umutsuzluk inançları taşır. Kişi yaşanılan olumsuzlukları, başaçıkılamaz, çözümsüz, tamamiyle negatif ve zarar verici, kalıcı ve uzun süreli olarak yorumlar. Bilişsel terapideki amaç da bu Olay – Düşünce – Depresyon döngüsünü kırmaktır. Aşağıda bilişsel terapinin kavramı olan ve depresyonun kaynaklarından en önemlisi olduğu tanımlanan bilişsel çarpıtma biçimlerinden birkaçına yer verilmiştir. Bunlar:

  1. Beyin Okuma: Kişilerin sizin hakkınızdaki düşüncelerini yeterli kanıtlar olmadığı halde olumsuz değerlendirilmesi. (Benim aciz olduğumu düşünüyorlar)
  2. Falcılık: Gelecekle ilgili olumsuz tahminlerde bulunmaktır. (Bu işte başarılı olamayacağım)
  3. Felaketleştirme: Olmuş veya olacak olan şeylerin başaçıkılamaz, dayanılamaz sonuçlar doğuracağını varsaymaktır (Beni terk ederse yaşayamam).
  4. Etiketleme: Bazı olumsuz özellikleri kendinize ya da bir başkasına yüklemek, yakıştırmaktır (ben aptalım, ben çirkinim, o yalancıdır).
  5. Olumlu şeyleri önemsizleştirme: Kendi ya da başkasının olumlu yanlarını önemsiz görme sıradanlaştırmaktır (bu zaten bir eşin yapması gereken birşeydir. Bu sınavı zaten herkes geçebilir).
  6. Olumsuz filtre: Olumsuz şeylere odaklanmak ve olumluları gözden kaçırmak (hayatımda düzgün giden hiçbirşey yok).
  7. Aşırı genelleme: Sınırlı olaylar neticesinde bir durumu herzamana ve herkese genellemek tir (her zaman başarısız seçimler yapıyorum).
  8. İki uçtan birinde düşünme: Olaylar ya da insanlarla ilgili ya hep ya hiç biçiminde düşünmektir (hiç kimse onun gibi olamaz. Herkes benden nefret ediyor. )
  9. Kişiselleştirme: Olumsuz durumları büyük olasılıkla kendine atfetmektir ( Boşanmak benim suçum ve başarısızlığımdı.)
  10. Pişmanlık yöneltme: Şuan daha iyi neler yapılabilir buna odaklanmak yerine geçmişte neyin daha iyi yapılmış olması gerektiğine odaklanmaktır (Asla evlenmemeliydim. Ona inanmamalıydım).
Read More

KADINLARDA ALDATMA

Araştırmalarla Aldatma Konusu ve Kadınlarda Aldatma

Amerikada yayınlanan, Journal of Marital and Family Therapy dergisinde 2012 yılında yürütülmüş bir araştırmanın sonuçlarına göre: Eşini en az bir defa aldatan evli erkeklerin oranı %22, kadınlarınsa %14 olarak tespit edilmiştir. Flört dahil olmak üzere ilişkilerde aldatma oranları ise erkeklerde %57, kadınlarda ise %54 dür. Fiziksel veya duygusal aldatmanın oranı ise her iki cinsiyet dahil %41 olarak tespit edilmiştir.

Chicago Üniversitesi’de yapılan araştırmaya göre de sonuçlar benzer özellikler göstermektedir. Sonuçlar aldatma oranılarının kadınlarda %17, erkeklerde ise %25 olduğunu göstermektedir.

Türkiye’de sonuçların ne olduğunu merak ediyorsanız şunu söyleyebiliriz ki sonuçlar batı ülkeleri ile oldukça benzerlik göstermektedir. 2011’de 1004 kişinin katılımıyla gerçekleşen araştırma sonucuna göre; Türk erkeklerinin %25 inden fazlasının ve kadınların %11’inin partnerlerine sadık kalmadığı görülmüştür. Hatta 2005 yılında 41 farklı ülkede yapılan ve hem kadın hem de erkeklerin katıldığı Global Sex araştırmasında, Türkiye en fazla aldatan ülkeler arasına girmiştir.

Araştırma sonuçlarında her ne kadar yanılma payı olsa dahi, sonuçların gösterdiği benzerlikler dikkat çekicidir.

Merak edilen sorulardan biri de modern çağda kadınların daha çok aldatmaya yönelip yönelmediğidir. Dünyada ve Türkiyedeki terapistlerin de deneyimleri modern çağda kadınların aldatma oranlarının arttığı yönündedir. Araştırma sonuçları da terapistlerin gözlemini destekler niteliktedir.

Amerika’da yapılan bir araştırmanın sonuçları son 20 yılda, kadınlardaki sadakatsizlik oranını %40 arttığını göstermektedir. Hala erkeklerin aldatmaya yatkın olduğu gözlemlenmekle birlikte araştırmalar cinsiyet farkı konusundaki boşluğun giderek kapandığını göstermektedir. Aldatma oranlarındaki artış sosyal hayatın çeşitlenmesi, kadının iş yaşamına aktif katılımı ve sosyal medyanın etkisi sorumlu tutulmaktadır. Aldatma oranlarının %35 inin iş arkadaşları ile gerçekleştiği bir başka araştırma sonucudur.

Kadınlar neden aldatıyor?

“Bugüne kadar eşinizden haricinde bir erkekten hoşlandığınız olu mu?” sorusuna evliliğinin iyi gittiğini belirten kadınların %13’ü, evliliğinin kötü gittiğini belirten kadınların ise % 100’ü “evet” cevabını vermiştir. Bu sonuçlardan evliliğinde mutsuz olan kadınların aldatma olasılığının çok daha yüksek olduğu sonucunu çıkarmak mümkündür. Aşk arayışı, romantik hislere duyulan ihtiyaç ve arayış, ilgi görme, sevgi ve de saygı görme arzusu, beğenilme ihtiyacı kadınları başka bir erkeğe yönlendirebilmektedir. Ayrıca Türkiye de kadınlardaki aldatma oranını etkileyen bir diğer faktör ise baskı ile istemeden evlenmek büyük rol oynamaktadır. Eşin aşağılayıcı ve küçümseyici tavırları, pasif ya da güvensiz olması, agresif tavırlar, aşırı kıskançlık,şiddet, alkol sorunu aldatmayı etkileyen diğer önemli faktörlerdendir. Ayrıca eşin hep aileden yana olduğu hissi, erkeğin uzun süre evden uzak olması, iş odaklı olması ve geceleri eve çok geç saatlerde gelmesi, erkeğin cinsel anlamda bencil davranması, kendine bakmaması gibi pek çok neden kadının aldatmaya yatkınlığını arttırabilmektedir.

Bunlarla birlikte aldatan erkekten intikam almak, misilleme yapmak yada uyarım ve heyecan arayışı da aldatma sebepleri olabilmektedir.

Ancak unutulmamalıdır ki bir takım ruhsal problemler de aldatma konusunun temelinde yatabilmektedir. Özellikle problemsiz giden evliliklerde yaşanan aldatma durumları altta yatan psikolojik bazı sorunlardan kaynaklı olabilmektedir. Depresyon, bipolar bozukluk, borderline kişilik bozukluğu, geçmişte yaşanan travmalar, taciz ve tecavüz vakaları aldatmanın temelini oluşturabilmektedir.

Görüldüğü gibi içinde bulunduğumuz sosyal şartlar eski klişeyi yıkmaktadır. Her erkek aldatır. Erkekler aldatır kadınlar aldatmaz gibi klişeler tamamiyle yanlıştır. Araştırma sonuçları da bu klişeleri çürütür niteliktedir. Kadınlar için aldatma yatkınlığını azaltmanın en etkili yolu görüldüğü üzere ilişkiden alınan doyumu arttırmak ve ilişki içindeki sevgi, saygı, bağlılık, güven gibi unsurları güçlendirmektir. Bu özelliklerden yoksun olan her ilişki sadakatsizliğe uğrama riski taşımaktadır.

Read More

ALDATMADA CİNSİYET FARKI

Erkekleri aldatmasının temelinde cinsellik kadınların ise duygusal ihtiyaçlar yattığı inanışı yaygındır. Evrimsel değerlendirmelere göre de erkekler türlerinin devamını sağlamak için iç güdüsel olarak sürekli döllenmeye ihtiyaç duyar ve tek eşli kalmakta zorluk çeker. Kadınlar ise yavrularının beslenmesine, yuvalarının korunmasına odaklı ve kendilerini koruyacak tek bir erkeğe bağlı kalmaya prorgamlıdır yani tek eşliliğe daha yatkındır.

Fakat son yıllarda monogam tanımıyla değerlendirilen kadınların da aldatma oranlarının arttığı görülmektedir ve yapılan araştırmalar da bu gerçeği destekler niteliktedir. 2012 yılında yapılan amerikada yayınlanan bir derginin araştırma sonuçlarında kadın ve erkeklerdeki aldatma oranı neredeyse eşit bulunmuştur. Ayrıca yakalanmayacağımdan emin olsaydım aldatırdım soruna evet cevabı verenlerin sayısı da %75 civarındadır. Yani yakalanma korkusu azaldıkça aldatma riskide yükselmektedir.

Çiftlerle ilgili araştırmaları ve öne sürdüğü savlarla ünlü olan terapist John Gottman’a göre ise İnsanlar arasındaki romantik ilişkilerde yaşanan sadakatsizlik hangi doğa yasası ile ilgili olursa olsun temelde cinsiyetten daha çok fırsata bağlıdır. Özellikle evlilik sorunları, mutsuz giden evlilikler, hem kadını hem de erkeği, aşk ilişkini evlilik dışında bulma çabasına yöneltir. Evlilik içerisinde çoğunlukla göz ardı edilen çiftlerin arasındaki dostluk, arkadaşlığın niteliği, ilişkideki tutku, aşk ve cinselliğikten alınan tatmini %70 oranında etkilemektedir.

Gary Neuman evlilik danışmnlığını yürüttüğü evli ve de eşini aldatmakta olan 200 erkeğe “eşinizi neden aldatıyorsunu?” sorusunu yöneltmiştir. Katılımcılardan aldığı cevaplar John Gottman’ın bulgularını destekler niteliktedir. Erkeklerinde aldatma nedenleri kadınları aldatma nedenlerine benzerdir. Katılımcı erkeklerin %48’i evliliklerinde duygusal tatmini yakalayamadıklarından bahsetmiştir. Sebebin sex ve cinsel tatminsizlik olduğunu yalnızca %8 kadarı söylemiştir.

Aldatma sebebi ne olursa olsun duygusal ilişkilerin bir gerçeğidir ve insanlık tarihi sürdükçe de var olacaktır. Ancak düşünülmesi ve üzerinde durulması gereken asıl konu ve asıl problem kadın ve erkeklerin çift olma konusunda yaşadıkları başarısızlıklardır. İletişim problemleri, bireysel psikolojik sorunlar, yetiştirilme biçimleri, ailelerin olumsuz etkisi, evlilikten ve ilişkiden beklenen ve karşılanmayan ihtiyaçlar mutsuz evliliklerde görülen ortak sorunlardandır. Bunun neticesinde kişiler evlilik içinde karşılanmayan duygusal ihtiyaçlarını farklı kişilerde aramaya başlamaktadır ve evliliğin stresli tarafından az da olsa sıyrılmaya çalışmaktadırlar. Bir taraftan da yürümeyen ilişkiyi sonlandırmaktan da korkmaktadırlar. Yürümeyen ilişkiye olan bağımlılık ve düzeltme konusundaki başarısızlıklar her iki cinsiyeti de aldatmaya yatkın hale getirmektedir.

Aldatılma sonrasında yaşanan acı, yakın birinin ölümünden duyulan acı kadar kişi için yıpratıcı olabilmektedir. Aynı şekilde yas sürecinde yaşanan belirtiler yaşanır. Durumun bir süre sonra atlatılması beklenilir ancak bazen aldatılma sonrası yaşanan stres çok yoğun ve kronik olabilir. Oldukça travmatik bir deneyimdir ve travma sonrası stres bozukluğunda görülen semptomlara rastlanabilir. Kadınlarda travma sonrası stres bozuklugu semptomlarının görülme oranı %35dir. Aldatılma sonrasında kadınlarda yaşanan belirtiler genellikle: takıntılı şekilde düşünme, öfke, acı veren düşünceleri akıldan uzaklaştıramama, acı verici imgele, değersizlik hissi, kıskançlık, kıyaslanma, depresyon ve anksiyete atakları olabilir.

Kadınlar aldattıkları taktirde genellikle eşinden giderek uzaklaşmakta ve diğer kişiye bağlanmaktadır. Duygusal bağlılık her iki erkeğe karşı ahynı anda sürdürülememektedir. Ya asıl ilişkiyi biter ya da ilişki bitirmese dahi asıl ilişkideki erkekten cinsel ve duygusal açıdan geri çekilme yaşanır.

Erkek aldattıldığında kendisini kafası karışmış ve duygusal açıdan dağılmış hissetmektedir. Erkeklik gururu incinmiş hissedebilir ve öfke duyguları yaşayabilir. Yaşanılan durumu çoğunlukla çevreden gizlemektedirler ve bir çoğu durumu gurur meselesi haline getirip hemen boşanma yolunu seçebilir.Aldatılan erkeklerin %94 ü durumu asla kabullenmediklerini belirtmektedir. Ayrıca aldatılma sonrasında hemen misilleme yapma oranı da erkeklerde kadınlara göre daha yüksektir.

Aldatma sonrasında ilişkinin yürümesi bir takım şartlar sağlandığı taktirde mümkün olabilmektedir. Her iki tarafında yaşanılan sorunun aşılmasına gönüllü olması büyük önem taşımaktadır. Ancak kesinlikle olması gereken şey evlilik dışı birlikteliğin mutlaka bitirilmesidir. Aldatılan kişinin psikolog desteği ile travmatik etkileri aşması sağlanmalı ve aldatan tarafında bu süreçte aldatılan eşe her türlü desteği, özeni ve titizliği göstermesi gerekmektedir. Aldatan eşin mutlaka pişmanlıkla özür dilemesi ve hatasını kabul etmesi de önemlidir. Yapılan hataya gerekçeler ve bahaneler bulmak problemi çözmeyi zorlaştırmaktadır. Aldatılma travmasının aşılmaya çalışılmasıyla birlikte, çiftin evlilik veya ilişki içinde yaşadıkları problemlerin ele alınması ve aralarındaki arkadaşlık bağının kuvvetlendirilmesi gerekmektedir. Eşlerin bu süreçte evlilik ya da çift terapisi yardımı almaları başarılı sonuçlar vermektedir.

Read More

PSİKOLOJİ VE PSİKOLOGLAR HAKKINDA BİLMENİZ GEREKENLER

Psikoloji temelde insan ve hayvan davranışlarını aynı zamnda zihinsel işleyişlerini inceleyen bir sosyal bilim dalıdır. Birey ve grupların duygu, düşünce, davranış, zihin ve motivasyon süreçleri ile ilgili araştırmalar ve gözlemler

psikoloji biliminin konusudur. bu araştırma ve gözlemler bilimsel temellere dayanmaktadır.

Psikoloji insana dair pek çok alanı içerir. Bu nedenle çok geniş hatta sonsuz araştırma konularına sahiptir. Pek çok alt alanı vardır. Psikoloji biliminde uzmanlaşacak olan psikologlar da bu alanların bir ya da bir kaçında yetkinlik kazanabilirler. Sosyal psikoloji, endüstriyel psikoloji, sağlık psikolojisi, klinik psikoloji, deneysel psikoloji, gelişim psikolojisi bu uzmanlık dallarından bazılarıdır. her dalın hem ortak hem de farklı çalışma şekilleri ve alanları vardır. Bu alanlar arasında klinik psikoloji uygulama konusunda diğerlerinden öne çıkar.

Klinik psikoloji, insanda görülen duygu, düşünce ve davranış bozukluklarının nedenlerini, tanısını, tedavisini ve korunma yöntemlerini inceler. Tanısı konulmuş bozuklukların psikoterapi yöntemleri ile çözüme ulaşmasını ve çözüm sağlayacak tekniklerin araştırılmasını konu alır. Uygulamalı psikolojinin alt dalıdır. Ayrıca bireyin duygusal, düşünsel ve davranışsal problemlerini tespit için yardımcı psikometrik testlerin (zeka, kişilik vb) uygulanmasını ve yorumlanmasını da kapsar. .

Psikolog Hakkında Bilmeniz Gerekenler

Psikolog, duygu, düşünce ve davranışsal süreçleri inceleyen bu konuda gözlemler yapan, bu alanlardaki bozukluklarla ilgili tedavi yöntemlerini araştıran ve bilimsel terapi tekniklerini uygulayan kişidir. Psikologlar üniversitelerin Fen – Edebşyat Fakültelerince açılan 4 yıllık psikoloji bölümünden mezun kişilerdir. Ayrıca çalışma yapacakları yukarda belirtilen alanlara göre de uzmanlaşır ve bu amaçla 2 yıllık master derecesine sahip olurlar. Bu alanlardan birinde yüksek lisansını tamamlamış olan kişilere Uzman Psikolog ünvanı verilmektedir.

Psikoterapi Hakkında Bilmeniz Gerekenler

Psikoloji terimi, psikoloji bilimindeki pek çok terim gibi kökenini Yunanca dan almaktadır. Akıl ve ruh anlamına gelen Psycho ve tedavi, sağaltım anlamına gelen therapy kelimelerinden türemiş ve dilimize gelmiştir. En temel anlamı ile duygusal, düşünsel ve davranışsal bozuklukları ve sorunları ortadan kaldırmayı ya da yaşanan sıkıntıyı azaltmayı hedefleyen teknik ve yöntemlerin genel adıdır diyebiliriz. Psikoterapi yalnızca problemleri olan yetişkinler için değil aynı zamanda çocuk, ergen, yaşlı, çift, aile, hasta yakını gibi kişilere de hizmet etmektedir.

Ayrıca psikoterapi hakkında bilinçlenilmesi gereken en önemli hususlardan biri de yalnızca psikolojij sorunları ve tanı alacak bir patolojisi olan kişilerin psikoterapi desteği alabileceği bilgisinin yanlışlığıdır. Psikoterapi sadece psikopatolojileri tedavi etmeyi amaç edinmez. Sosyla, ailesel, ilişkisel pek çok probleme çözüm getirmek psikoterapinin konularındandır. Pek çok yaşamsal sıkıntıya rağmen psikolojik uyumu korumak kolay değildir. Bu amaçla psikoterapi kişinin baş etme becerisini ve gücünü arttıracak yöntemleri ve içsel kişisel kaynakları keşfetmeyi hedefler. Bu hedeflerş gerçekleştirirken psikoterapi tek bir yol değil pek çok farklı yol ve yöntem izler. Bilişsel terapi, davranışçı terapi, EMDR terapi, psikodinamik terapi, geştalt terapi gibi bir çok terapi yöntemi ve kuramı vardır. Hangi yöntemin uygun olduğunun ve soruna hızlı etkili çözüm sağlayacağının belirlenmesinde, problemin yapısı, terapistin uzmanlığı ve danışanın terapiden beklentisi rol oynar. Tüm farklı ekol ve yöntemlerin, doğru yerde ve doğru şekilde kullanıldığı zaman problemlerin çözümünde etkili olduğu araştırmaların sonucudur. Burada önemli nokta uygulanacak yöntem belirlenmeden önce terapistin detaylı bir görüşme yapması ve gerekiyorsa bazı testlere hastayı tabi tutmasıdır.

Terapistin amacı asla danışanı yönlendirmek, danışan yerine kararlar vermek değildir. esas görevi danışanla ilgili problemler çözümlenirken kişinin sahip olduğu duygusal düşünsel ve davranışsal başaçıkma beceri ve kapasitesini ortaya çıkarmak ve canlandırmaktır. Yani danışanın problemlerle ilgili çözüm potansiyelini keşfetmesini ve sürdürmesini sağlamaktır. problem danışan ve psikoloğun ortak çalışması ile gerçekleşir. Terapis danışanın farkındalık kazandırır ve danışan terapistten aldığı kazanımlar ile sorunla baş etme ve sorunu çözme becerisi kazanır.

Psikoterapist ve Psikolog Ayrımı

Psikoterapistler, psikoloji bölümü bitirmiş psikologlar olup aynı zamanda terapi eğitimlerini de tamamlamış uzman kişilerdir. Terapist danışanın sorununa göre uygun teknikleri belirler ve uygular. Psikoterapistler genellikle hastane, klinik ve danışmanlık merkezlerinde görev yaparlar.

Psikiyatr ve Psikolog Ayrımı

Psikiyatristler tıp fakültesi mezunu doktorlardır. İhtisas alanı olarak psikiyatriyi tamamlamışlardır. Psikolojik rahatsızlıklarla ilgili tanıları tıbbi yaklaşımlar ile açıklar ve tedavi planını yine tıbbi yaklaşımlar üzerinden ele alırlar. İlaç yazabilir ve hastaneye yatış yönlendirmeleri yapabilirler. Terapi eğitimi almış olan psikiyatrlar psikoterapi de kullanabilirler. Çoğunlukla psikolog ve psikiyatrlar işbirliği içinde çalışırlar ve psikiyatr ilaç desteğini yürütürken psikolog terapi desteğini yürütebilir.

Read More

ÖZGÜVEN

İş hayatında, arkadaş ilişkilerinde, karşı cinsle olan ilişkilerde hatta gündelik hayatta bile özgüven en ihtiyaç duyduğumuz özelliklerin belki de başındadır. Kişilerin özgüvenli oluşu genelde vücutlarının dik duruşu ve göz teması kuramdaki ustalıklarından, ses tonundaki tonlamadan anlaşılır. Emin adımlarla yürür ve cümleleri kendinden emin kurar. Özgüvenli hisseden insan genellikle konuşurken daha akıcıdır, sesi ve vücudu titremez ve onaylanma ya da beğenilme ihtiyacı hissetmez. Eleştirilir ya da hata yaparsa işin doğrusunu öğrenmeye isteklidir ve hatayı küçük düşmek olarak değil, kendini geliştirmede bir fırsat olarak görür. Öz güvenli insan mükemmel olan ya da kendini kusursuz gören insan değil tüm kusurlarının farkında olup kendini kusurlarıyla kabul eden, bunları takıntı haline getirmeyen ve eksiklerini elinden geldiği ölçüde tamamlamaya çalışan kişidir.

Neden bazı insanların özgüvenleri tamken bazı insanların ne kadar başarılara ve ya ne kadar güzelliğe sahip olurlarsa olsun hep bir özgüven problemi vardır? Bunun cevabı genellikle hiç hatırlamadığımız yıllarda saklı olabilir. Bebeklik döneminde, bebek ve annesi ya da bakım veren kişi arasındaki ilişki ilerde özgüvenli birey için tohumların atıldığı bir evredir. Bunu Bowlby “Bağlanma kuramı ile açıklar. Bu kurama göre bebeğin doyurulması, bezinin değiştirilmesi ve dokunsal temasın kurulması gibi bebeğin temel ihtiyaçları, doğduğu andan itibaren yeterli şekilde bakım veren tarafından karşılanması, annenin bebeğe sevgi, şefkat ve yeterli bakımı göstererek bebeğin duygusal ihtiyaçlarını da doyurması bebek için güvenli bir ortam algısını oluşturuyor. Bu durumda özgüvenin tohumlarının da atıldığı düşünülüyor. Sevgi ve ilgi bebekte sevilmeye değer olduğu algısının gelişmesini sağlıyor. Yine çocukluk yaşlarında belirli şartlarda sevildiğini hisseden ve bu şartlar gerçekleşmez ise sevgisizlik ve ilgisizlikle cezalandırılan çocuklar bir hata yaptıklarında bunun bir felaket ve sevgisizliğe yol açabileceği inancını pekiştiriyorlar. Dolayısıyla ancak ve ancak kusursuz olabilirlerse sevilip onaylanabilecekleri fikrini geliştiriyorlar.

Özgüveni zayıf kişilerin genellikle çocukluk dönemlerinde çoğunlukla eleştirilen, başkalarıyla kıyaslanan, yargılanan, dışlanan, ihmal ya da terk edilen çocuklar olduğunu psikolog olarak görebilmekteyiz. Bu davranışlara birden çok kişi tarafından maruz kalır ise çocuğun özgüven geliştirmesi daha da güç hale gelebiliyor.

Amerika da yürütülen bir araştırmaya göre; Çiftlere “özgüvenle ilgili sen kendini nasıl görüyorsun? Peki eşin seni bu konuda nasıl görüyor?” diye sorulmuştur. Özgüveni yüksek bireylerin bu soruya yanıtı; kendilerinin de eşlerinin de kendilerini daha olumlu algıladığını gösteriyor.

Özgüven konusu karşı cinsle olan ilişkilerde de önemini sıkça gösterir. Özgüveni olan bireyler isteyip istemedikleri noktaları beklentilerini ilişkide açıkça ancak saldırgan olmadan ifade edebiliyorken özgüveni zayıf kişiler ifade etmekte zorlanır. Aynı zamanda aşırı öfkelenen ve öfkesini kontrol edemeyen kişilerin de özgüven sorunu yaşadıkları ve kendilerini hakarete uğramaya açık ve hazır buldukları, bu nedenle her türlü koşulu kişiselleştirip hakarete uğruyormuş hissine kapıldıkları bilinmektedir.

Unutulmamalıdır ki nasıl bir çocuklu dönemi geçirmiş olursa olsun özgüvensiz olmak kişinin kaderi değildir. Ayrıca iyi çocukluk dönemi geçirmiş bireylerin de psikolog seanslarında özgüvensiz hissetmekten şikayet ettiklerine sıkça rastlamaktayız. Bunun sebebi ileriki yaşlarda yaşanan ve kişinin kendini kötü, küçük düşmüş vs hissetmesine neden lan travmatik bir anı sonucu olabilir. Böyle dönemler kişide yetersizlik, sevgisizlik, beğenilmeme gibi hislere yol açabilir. Ancak sebep ne olursa olsun kişiye özel, uygun bir terapi desteği ile özgüveni geliştirmek mümkündür. Özgüven problemi eğer travma kaynaklı değil de çocukluk ya da bebeklik dönemi kaynaklı görünüyorsa Psikanalitik terapi iyi bir seçenek olacaktır. Ancak sonradan oluşmuş ve kökeninde bir travma bulunuyorsa EMDR ya da bilişsel terapi gibi tekniklerle sonuç almak olasıdır.

Read More

YAS SÜRECİ

ÖLÜM ACISI – YAS SÜRECİ

Kişinin sevdiği birinin ölümünün ardından acı yaşaması doğal ve kaçınılmaz bir durum olarak kabul edilmektedir. Yaşanılan bu acı deneyim kişiden kişiye farklı ve ortak bir takım özellikler taşıyabilir. Süreç, kişinin karakter özellikleri, yaşı, ölen kişi ile olan bağı ve ölüm şekline göre farklı tepkileri içerir. Ölüm sonrasında yaşanan yas süreci genel anlamda 2 farklı şekilde tanımlanır. Komplike yas ve Komplike olmayan yas. Komplike olmayan yas; sevilen bir kişin kaybı ardından yaşanan normal ve uyumsal bir yas sürecini açıklar. Komplike yas ise; yaşanan kaybın ardından kişinin abartılı biçimde çökkünlük yaşaması, uyumsuz davranışlar göstermesi, yoğun ve azalmayan bir keder duygusu içinde boğulması ile karakterizedir. Böyle bir yas yaşayan kişi, yas sürecini tamamlamakta zorluk çeker ve sürecin belirli bir noktasında takılma yaşar. Koplike yas sürecinin uzun sürmesi, bir takım fiziksel ve psikolojik problemleri de beraberinde getirme riski taşır.

Ölümle ilgili bir kaybın ardından kişi terk edilmişlik, suçluluk, pişmanlık, yalnızlık, çaresizlik, boşluk gibi pek çok olumsuz duygu ve düşüncenin pençesine düşebilirler. Yas sürecinin doğal işleyişi bu olumsuz duygu ve düşünceleri barındırır. Her yas hastalık değildir ve doğal bir süreçtir.

Psikiyatrik literatürde sevgi bağı ile bağlı olunan bir kişinin kaybı ardından yaşanan süreçler 3 farklı kavram ile tanımlanır. Halk arasında bu kavramlar genllikle birbirleri ile aynı anlamda ve birbirleri yerine kullanılsa dahi farklı tanımları bulunmakta ve farklı aşamaları açıklamak için kullanılmaktadır. İlk olarak “ Kayı yaşama” ifadesini tanımlamak gerekir. Sevilen bir kişinin yitirilmesini sebebiyle kişinin içinde bulunduğu durumun ifradesidir. İkinci olarak “matem” kavramına bakılacak olursa yine sevilen kişinin kaybı ardından yaşanan üzüntü ve üzüntü yaşanan süreci, zamanı tanımlar. Üçüncü kavram ise “Yas” kayıba uğrayan kişilerde, bu kayıp sonrasında kayıba karşı verilen uyumsal tepkileri açıklar. Bu süreç bireyin kaybettiği kişi hakkındaki yaşanamamış hayalleri, planları ve istekleri içerir.

YAS TEPKİLERİ

Kaybın ardından gelişen yas doğal ve normal bir tepkidir. Zor, stresli ve acı veren bir süreçtir ancak bir hastalık değildir. Her birey bu süreci farklı şekillerde deneyimleyebilir. Bazı kişiler durumu sakin ve kabullenici yaşarken bazıları ciddi kriz tepkileri gösterebilirler. Yaşanılan acı ve stresi kimisi dışa vururken kimisi içinde gizli yaşayabilir. Ancak bazı benzer fiziksel, bilişsel, davranışsal ve duygusal tepkiler de görülmektedir. Süreç 6-24 ay arası sürmektedir. 24 ayı aşan yas süreci patolojik olabilir ve kişinin destek alması gerekebilir.

Yas sürecindeki çoğu kişide benzerlik gösteren fiziksel tepkiler; midede boşluk hissi, nefes daralması, boğulma hissi, seslere aşırı duyarlılık, enerjisizlik, iştahta artma ya da azalma, bilişsel tepkiler; inanamama ve inkar etme, ölen kişinin yaşadığı duygusu, ölen kişiyi gördüğünü ya da duyduğunu sanma, duygusal tepkiler; şaşkınlık, şok, üzüntü, öfke, kendini ya da başkasını suçlama, yalnızlık, umutsuzluk, davranışsal tepkiler; ağlamak, dalgınlık, ölen kişiyi arama ya da ölen kişiyi çağırma, ölen kişiyi hatırlatan şeylerden kaçınma ya da ölen kişiye ait olan onu hatırlatan şeylere aşırı bağlılık gösterme, sosyal geri çekilme, aşırı uyuma ya da uykusuzluk çekme… Çoğu yas süreci depresyonla benze belirtiler taşır. Ancak yas sürecindeki kişiye hasta demek doğru olmaz. Acil müdehalelerde bulunmak biran önce toparlaması amacıyla tedavilere başvurmak kişinin acıyı tamamlama dönemini kesibtiye uğratacağı için daha büyük sorunlara sebep olabilir. Yas sürecindeki kişinin süreci tamamlaması için izin verilmeli ancak süreçte ihtiyacı olan destek ve ilgi de sağlanmalıdır.

Read More