Bireysel Terapi

Bireysel terapi, davranış değişikliğini kolaylaştırarak yaşam kalitesini artırmayı hedefleyen terapist ve danışan arasında güven ilişkisiyle oluşan terapotik süreçtir. Terapi sürecinde danışanlar kendileriyle ve kaçındıkları erteledikleri sorunlarla yüzleşme fırsatı bulurlar. Yalnız bu tecrübeyle atılması gereken adımları içerir. Kişinin değiştirmek istediği davranış yada rahatsızlıklar terapi sürecindeki teknikler ile daha kolay ve hızlı bir şekilde gerçekleşir.

Bireysel Terapi Çeşitleri

Depresyon, Türkçe anlamı ile çökkünlük diye tanımlanabilmektedir. Depresyonun en tipik belirtisi mutsuz ruh hali ve karamsarlıktır. Bu duygular zaman zaman her insanda görülebilir. Herkes bazen hüzünlü, karamsar ve mutsuz hissedebilir. Ancak bu hisler bir kaç saat veya bir kaç gün içerisinde geçer. Ayrıca mutsuz ruh hali eşlik etse bile, kişi günlük yaşantısını sürdürmekte sıkıntı çekmez. Depresyon teşhisi almış birinin yaşadığı keder duygusu ise bundan çok daha farklıdır. Çok daha uzun süreli ve şiddetlidir. Günlük hayatı sürdürmek zorlaşır. Depresyondaki kişi eskiden hoşlandığı şeyleri yapmaktan kaçınır ya da yapsa bile zevk almaz. İş hayatı, sosyal hayatı, aile yaşantısı olumsuz yönde etkilenmeye başlar. Öz bakımı ve öz saygısı azalır. Hiç bir şeyle ilgilenmek istemez ve bu durumun sonsuza kadar böyle süreceğine dair güçlü bir inancı vardır.

Depresyon Sebepleri Neler Olabilir?

depresyon-hastalik-1Depresyonun sebepleri hakkında çok sayıda araştırmalar yapılmıştır. Birçok insan depresyona, kişinin başından geçen olumsuz olayların neden olduğunu düşünmektedir. Ancak olumsuz olaylar yaşayan herkeste depresyon belirtileri ortaya çıkmamaktadır. Yani depresyon tek bir nedenle açıklanamaz. Bireyin yaşadığı olaylar, kişilik yapısı ve bunlara eşlik eden (depresyona girmeyi kolaylaştıran) beyin yapısındaki bazı kimyasal farklılıklar depresyonun nedenlerini oluşturur. Beyin yapısının özellikleri kalıtımsal olarak aktarılmaktadır. Bu nedenle beyindeki bazı kimyasallardaki dengesizlikler kalıtımla geçmiş olabilir ve sıkıntı verici olayların, alkol kullanımının, bazı ilaçların etkisiyle depresyon tetiklenebilir.

Ev değiştirme, iş değiştirme, sevilen bir kişinin kaybı, bir ilişkinin bitmesi, çocuk doğumu, yaşın ilerlemesi gibi yaşam durumlar depresyonu tetikleyebilecek olası yaşam olaylarındandır. Bu gibi olayların ortak özelliği kişide bir kayıp duygusu yaratmasıdır. Bu çevresel olaylardan kişinin ne derece etkileneceği ve sarsılacağı, kişilik özellikleri ve bilişsel yapısı (düşünme biçimi) ile ilişkilidir.

Depresyon Belirtileri Nelerdir?

Depresyon sınıflandırmasında kullanılan belirtiler şöyle sıralanmaktadır:

  • Çökkün duygu durum
  • İlgi kaybı ve zevk alamama
  • Kilo değişiklikleri
  • Uyku bozuklukları
  • Psikomotorajitasyon ya da retardasyon
  • Yorgunluk, bitkinlik, enerji kaybı
  • Değersizlik ya da suçluluk duyguları
  • Konsantrasyon bozukluğu ya da kararsızlık
  • Yineleyen ölüm düşünceleri, intihar planları

Görüldüğü gibi depresyon kişinin hayatının pek çok alanında zorluk yaşamasına neden olmaktadır. Ancak unutulmamalıdır ki, depresyon tedavisi olan bir hastalıktır. Son yıllarda depresyon tedavisinde oldukça başarı sağlamış olan çeşitli terapi teknikleri ile depresyonun tedavisi 10-12 seansta mümkün olabilmektedir. Tedavi süresi üzerinde, semptomların şiddeti, bireyin seanslara aktif olarak katılımı ve uygulanan tekniklerde terapist ile iş birliği yapması belirleyici rol oynamaktadır.

Fobi tanım olarak, belli nesne ya da durumlara karşı gösterilen orantısız derecede şiddetli korku ve kaygı hissini kapsamaktadır. Fobisi olan kişiler, korku ve kaygılarının mantıksız olduğunu bilse bile korkulan yer, durum, nesne ve işlevlerden kaçınırlar. Elbette herkesin korktuğu, çekindiği, kaçınmak istediği çeşitli şeyler vardır.

Korku en ilkel duygularımızdan biridir ve aynı zamanda kişinin hayatta kalması açısından da büyük önem taşımaktadır. Ancak fobi dediğimizde, tehlike ve korku şiddeti arasında ciddi bir orantısızlık vardır. Hatta normal şartlarda tehlikeli olmayan birçok duruma ve nesneye (ceviz, su gibi) karşı şiddetli korkular duyulmaktadır. Fobiler nedeniyle kişinin hayatı ciddi ölçüde kısıtlanmaktadır. Hatta şiddetli fobik durumlarda kişi evden dışarı dahi çıkamayacak duruma gelmektedir. Korku ancak insanın yaşamını kısıtladığı, özgürce yaşamasını önlediği zaman fobik özellik kazanır.

Fobiler üç alt grupta ele alınmaktadır:

  • Agora fobi
  • Özgül fobi
  • Sosyal fobi

Sosyal fobi, kısa tabiri ile toplumsal durumlarda ya da toplum içinde bir eylem gerçekleştirilmesi durumlarında gösterilen, yoğun korku ve endişe tepkileridir. Sosyal fobisi olan bireyler toplum içerisine girmeleri ya da toplum içinde bir eylemde bulunmaları gerektiğinde, utanç duyacaklarına, işi eline yüzüne bulaştıracaklarına, heyecandan düşüp bayılacaklarına ya da istifra edeceklerine dair kaygılar yaşarlar. Ayrıca insanların onları garip ve aptal bulacağından korkar ve bu nedenle toplum içinde olabildiğince görünmez kalmaya çalışırlar.

AccusedSosyal fobi hastaları toplum içinde bir konuşma yapmadıkları, insanlarla etkileşim kurmadıkları ya da kimsenin kendilerine dikkatle bakmadığı durumlarda bile tüm gözleri kendi üzerlerinde hissedebilirler. Eğer kaygı yaratan durum içine girmek zorunda kalırlarsa yüz kızarması, terleme, titreme, kalp çarpıntısı, baş dönmesi ve bayılacakmış gibi hissetme gibi anksiyete belirtileri gösterirler. Bu anksiyete semptomlarına bağlı olarak da bazen tahminleri kendini gerçekleştiren kehanet şeklinde doğru çıkar. Yani hissedilen yoğun endişe ve kaygı nedeniyle konuşma sırasında kelimeleri toparlayamayabilir ya da ellerindeki titreme nedeniyle tuttukları şeyi (konuşma kağıdı, kahve fincanı gibi) düşürebilirler. Böylelikle fobileri ve kaçınma tepkileri pekişmiş olur. Sosyal fobik kişiler başkalarının, kendileriyle ilgili bütün yanlışlıkları, bütün olumsuzlukları göreceğini ve bu nedenle yargılanacaklarını düşünebilirler. Bu tür kaygılar sebebi ile hastalar kaygı yaşayacakları ortamlardan kaçınırlar ve eğer tedavi edilmez ise hayatları büyük ölçüde kısıtlanabilir.

Sosyal Fobisi Olan Bireylerin Sıklıkla Kaçındığı Durumlar:

  • Toplum karşısında konuşma yapmak
  • Otobüste, yolda ya da herhangi bir yerde tanımadığı birine soru sormak, fikir danışmak.
  • Başkalarının yanında yemek yemek
  • Karşı cinsle tanışmak ve/veya konuşmak
  • Okulda söz almak, soru sormak ya da ödev sunmak
  • İş yerinde toplantılarda söz almak
  • Kendi hakkı aramak
  • İş görüşmesi yapmak
  • Partiye gitmek ya da kalabalığa girmek
  • Genel tuvaletleri kullanmak
  • İnsanlarla göz kontağı kurmak gibi…

Genel Tip Sosyal Fobi: Her türlü toplumsal ortam ve durumda kişi kaygılıdır. Bu tip, kişinin hayatında en çok kısıtlama yaratan sosyal fobi tipidir. Çünkü genel sosyal fobi hastaları, bir toplantıda sunum yapmaktan tutun da, markete gidip alışveriş yapmaya kadar çok geniş yelpazedeki koşul ve eylemlerden kaçınır.

Özel Tip Sosyal Fobi: Sadece bazı ortamlarda kişinin kaygılı, gergin ve utangaç hissetmesidir. Mesela toplum içinde konuşma yapmaktan, yeni birileriyle tanışmaktan ya da başkalarının yanında yemek yemekten yoğun bir endişe duyabilir fakat bunun dışında kalan durumlarda endişe yaşamazlar.

Sosyal fobi erken yaşlarda başlayan bir hastalıktır. Genellikle 13-19 yaşları arasında ortaya çıkar. Bazı kişilerde daha erken yaşlarda ortaya çıktığı da görülebilir. Küçük düşürücü ya da utanç uyandıran bir olaydan sonra aniden başlayabildiği gibi yavaş yavaş ve kendiliğinden başladığı da olabilir. Sosyal fobi hastalarının yaklaşık yarısında, 10 yaşından önceki dönemlerde sosyal fobi benzeri belirtiler görülebilmektedir. Özellikle okula başlamada zorluk yaşayan, okulda aşırı kaygı yaşayan çocuklarda ileriki yaşlarda sosyal fobiye sıklıkla rastlanmaktadır Bu açıdan erken tanı ve tedavi önem taşımaktadır.

Diğer bütün rahatsızlıklarda olduğu gibi sosyal fobide de ailesel faktörlerin rolü oldukça büyüktür. Kişinin ailesinde sosyal fobisi olan varsa aynı belirtilerin olması riski artar. Bunun birinci sebebi genetik yatkınlık ikinci sebebi ise öğrenmedir. Yani çocuk anne ya da babada gördüğü aşırı kaygılı ve fobik davranışları öğrenir ve aynı koşullarda benzer tepkiler verebilir.

Psikoterapi, sosyal fobi tedavisinde oldukça etkili sonuçlar vermektedir. Sosyal fobi hastaları terapistin de desteği ile kaygı yaşadığı durumları sorgulamakta ve kaygılarıyla baş etme yollarını öğrenebilmektedir. Sosyal fobi tedavilerinde bireysel terapiye kıyasla grup terapileri çok daha hızlı ve başarılı sonuçlar verebilmektedir.

Özgül fobi en basit tanımı ile belli bir nesneye ya da duruma karşı duyulan belirgin ve sürekli korkudur. Korkulan nesne ya da durum ile karşılaşmak hemen her zaman fobik bir tepki doğurur. Kişiler böyle uyaranların varlığı anında ya da karşılaşma beklentisine girdiklerinde orantısız biçimde şiddetli, sürekli bir korku içinde olurlar. Hissedilen korku fobik uyarana olan uzaklığa ve kaçabilme fırsatına göre değişir. Fobik kişiler bazen mecburen fobik nesnelere maruz kalsalar bile (örneğin uçuş korkusu olan birinin mecburen uçak yolculuğu yapması gibi) çoğunlukla kaçınma eğilimindedirler.

fobi3Fobik nesne ya da durumla karşılaşılmasa bile, bu tür nesne ve durumların hayal edilmesi, resmi veya görüntüsünün zihinde belirmesi dahi korkuyu ortaya çıkarabilmektedir. Korkulan uyaranla karşılaşıldığında ya da hayal edildiğinde, çarpıntı, terleme, ateş basması, bayılacağını veya çıldıracağını hissetme gibi panik atakla benzer yakınmalar ortaya çıkmaktadır. Korkulan ya da kaçınılan durumlara göre özgül fobiler aşağıdaki tiplere ayrılmaktadır:

Hayvan Tipi: Korkuyu kedi, köpek, böcek, yılan, kuş gibi hayvanlar başlatıyorsa bu tipe girmektedir. Hayvan tipi fobi genellikle çocukta başlamaktadır.

Doğal Çevre Tipi: Şimşek, fırtına, yüksek yerler ya da su gibi doğal çevrenin korku uyaranı olduğu durumlardır. Hayvan tipinde olduğu gibi çoğunlukla çocuklukta başlar.

Kan-Enjeksiyon-Yara Tipi: Kan ya da yara görme, enjeksiyon yapılması, enjeksiyon iğnesi görme gibi durumlarda yaşanan korkuyu ifade eder. Çoğunlukla aileseldir. Bu alt tipe giren fobik hastalar genellikle baş dönmesi ve bayılma hissinden yakınırlar. Diğer tiplere göre burada dikkat edilmesi gereken nokta, korku çoğu zaman bayılma ile sonuçlanabilir.

Durumsal Tip: Korkuyu toplu taşıma araçlarında bulunma, tüneller, köprüler, asansörler, uçakla seyahat etme, araba kullanma ya da diğer kapalı yerler gibi bir durum başlatıyorsa durumsal tip fobi kapsamına girmektedir.

Diğer tip: Korkuyu saydığımız uyaranlar dışında farklı durumlar başlatıyorsa diğer tip fobi kapsamında değerlendirilir.

Fobik bozukluk bu tiplerden birini ya da bir kaçını kapsıyor olabilir. Toplum örneklemlerinde yapılan çalışmalara göre yükseklik, böcek, fare ve örümcek en sık fobi yaratan uyaranlardandır.

Agorafobi, meydan ya da açık alan korkusu olarak tanımlanmaktadır. Daha geniş bir tanım yapacak olursak kalabalık alanlarda bulunmak, evde yalnız kalmak, evden dışarı çıkmak, sinema salonu, tiyatro salonu, alışveriş merkezleri, otobüs, tren, uçak gibi toplu yerlerde bulunmak gibi durumlarda ortaya çıkan korkular agorafobi kapsamında değerlendirilmektedir. Yani agorafobi kişinin kendini güvende hissettiği ortamlar dışında (genellikle ev olmaktadır) bulunmaktan duyulan korkudur. Agorafobi hastaları, çoğunlukla bu tür ortamlarda bulunmaktan kaçınır. Korku özellikle yalnızken daha şiddetli olmaktadır. Bu nedenle agorafobi hastaları güvenli buldukları yerden uzaklaşmaları gerektiği zaman (evden çıkmaları gerektiğinde), yanlarında tanıdıkları birinin varlığına gereksinim duymaktadırlar. Agorafobi, kişilerin hayatını öyle kısıtlar ki, ciddi vakalarda hastaların evden dışarı adım atamadıkları bile görülür. Hastalar tipik olarak, kontrolü kaybetme, kalabalık içinde sıkışıp kalma, kalabalıkta bayılma, düşme ya da tehlike anında kaçamama korkuları yaşarlar. Bu nedenle agorafobi hastaları evden çıkmalarını gerektiren durumlarda kaldıklarında mekanlardan kolay kaçabilecekleri stratejileri belirlemeye kafa yorarlar. Örneğin, eğer sinemaya gitmişlerse kapıya en yakın olan koltuğu tercih ederler ve acil çıkış kapılarının nerede olduğunu hemen öğrenmek isterler.

fobi2Agorafobiklerin korku duydukları belli başlı durumlar şöyledir:

  • Büyük alışveriş merkezlerinde, kalabalık mağazalarda ya da halk pazarlarında olmak
  • Tiyatro, sinema, konser gibi kalabalık alanlarda bulunmak.
  • Otobüsle, trenle, uçakla ya da araba ile seyahat etmek
  • Boğaz köprüsü gibi uzun köprülerden geçmek.
  • Kuyrukta beklemek
  • Kalabalık caddelerde dolaşmak gibi.

Agorafobi hastası eğer yukarıda belirtilmiş olan durumlarda kalırsa panik atak benzeri çeşitli semptomlar (baş dönmesi, daralma, bulantı, terleme gibi) yaşayabilmektedir. Kişiler bu kaygıdan ve semptomlardan kaçınmak için evden çıkmamayı tercih etmektedirler. Öyle ki, agorafobi tedavi edilmediği zaman kişiyi tamamen eve bağlayacak bir noktaya gelebilmektedir. Bu da kişinin hem aile, hem iş, hem de sosyal yaşantısı açısından ciddi sorun yaratmaktadır.

Kişinin günlük yaşantısını önemli ölçüde sekteye uğratan, zamanının çoğunu boşa harcamasına neden olan (günde 1 saatten daha uzun süre), önemli ölçüde sıkıntıya veya yaşamsal işlevlerde önemli bozulmaya yol açan, yineleyiciobsesyon ya da kompulsiyonlarla süren bir psikiyatrik hastalıktır.

Obsesyon nedir?

Türkçe karşılığı saplantılı düşüncelerdir. Kişinin iradesi dışında aniden gelen ve zihnini meşgul eden, uygunsuz ya da rahatsız edici olarak değerlendirilen ve belirgin bir sıkıntıya neden olan tekrarlayıcı düşünceler, dürtüler ya da hayallerdir. Kişi bunları kontrol edemez veya ortadan kaldıramaz.

En sık görülen obsesyonlar şunlardır:

  • Bulaşma ile ilgili yineleyen düşünceler (ele, yüze, dişlere, kıyafete vs pislik ya da hastalık bulaşacağı korkusu gibi)
  • Bir şeyi yapıp yapmadığından emin olamama ve kuşku duyma obsesyonları (birini öldürüp öldürmediğinden emin olamama, doğal gazı kapayıp kapamadığından ya da kapıyı kilitleyip kilitlemediğinden kuşku duyma gibi)
  • Bazı şeylerin belirli bir düzen içinde durması konusunda aşırı hassasiyet (kalemleri belli bir sıraya göre dizme ve sıra bozulursa yoğun bir rahatsızlık duyma, eşyalar simetrik değilse aşırı bir sıkıntı ve huzursuzluk duyma gibi)
  • Agresif ya da cinsel dürtüler, düşlemler (en sevdiği kişiyi yaralama, öldürme ile ilgili görüntüler veya düşünceler, namaz kılarken akla gelen açık saçık görüntüler gibi)

Obsesyonu olan kişiler bu düşünce, dürtü ve düşlemlerle başa çıkabilmek için çeşitli yöntemler denerler. Bunlara önem vermemeye ve baskılamaya çalışırlar. Başka bir düşünce ya da eylemle obsesyonları zihinden uzaklaştırma yoluna giderler. İşte bu noktada kompulsiyonlar patlak verir.

Kompulsiyon nedir?

Kompulsiyon, obsesif düşünce, dürtü ve düşlemlerin yaratmış olduğu kaygı, huzursuzluk ve sıkıntıları gidermek amacıyla yapılan tekrarlayıcı davranış ritüelleridir. Kişi bu davranışları yapmaya adeta zorlanıyormuş gibi hisseder ve yaptığında ise bir rahatlama duyar. Ancak bu rahatlama uzun sürmez ve bir süre sonra obsesyonların yeniden belirmesi ile kişi tekrar kaygı duymaya başlar ve kompulsif davranışlar sergileme isteği açığa çıkar. Bu süreç görüldüğü gibi paradoksal biçimde gün içerisinde devam eder ve kişiyi günlük hayatını yaşamaktan alıkoyar.

obsesyon-1Kompulsif davranışlarda amaç, sıkıntıyı gidermek, korku yaratan bir durumu önlemek, bir tehlikeyi etkisiz hale getirmektir. Bu davranışlar direkt korkulan şey ile bağlantılı olabilmektedir (el sıkmayla hastalık bulaşacağı obsesyonu olan birinin ellerini sık ve uzun süre yıkaması gibi). Bazen de korkulan durumdan bağımsız görünen kompulsif davranışlar sergilenebilir (çocuğunun kaza geçirmesini önlemek için okula gitmeden, 5 kez soyup yeniden giydirmek gibi).

En sık görülen kompulsiyonlar şunlardır:

  • El yıkama, yıkanma, temizlenme
  • Temizlik yapma
  • Kontrol etme (ocağı açık unutup unutmadığını defalarca kontrol etme gibi)
  • Sıraya koyma ( nesneleri bir sıraya koyma ve bu sıranın bozulmaması için sürekli kontrol etme gibi)
  • Sayma ( bir felaketi engellemek için sürekli 100’den geriye 3’erli sayma gibi)
  • Yineleyen eylemlerde bulunma ( tekrar tekrar ışıkları kapatıp açma, tekrar tekrar ayakkabı bağını çözüp bağlama gibi)

Bazı kişiler obsesyon ve kompulsiyonların mantıksız olduğunu kabul ederler. Bazı obsesif kompulsif hastalarise obsesyon ve kompulsiyonlarının mantıklı mı yoksa mantıksız mı olduğu konusunda kararsız kalırlar. Ancak her iki durumda da hastalar düşünce ve davranışlarını kontrol edemez ve durduramazlar.

Obsesif kompusif bozukluğun başlangıç yaşı erkeklerde 6-15 iken kadınlarda 20-29 arasında değişmektedir.

Tedavi

Obsesif kompulsif bozukluk psikoterapiye en hızlı yanıt veren rahatsızlıklardan biridir. Çeşitli terapi teknikleri ile kısa bir süre içinde iyileşme sağlamak mümkün olabilmektedir. Merkezimizde, obsesif kompulsif bozukluk ve diğer kaygı bozuklukları ile çalışılırken “Bilişsel Davranışçı Terapi” teknikleri ve “EMDR” tekniğinden yararlanılmaktadır.

Tedavi başarısını etkileyen faktörlerden bazıları şunlardır:

  • Problemin şiddeti ve süresi
  • Problemin ortaya çıkış zamanı (birden bire ya da stres yaratan bir olaydan sonra)
  • Problemin ortaya çıkma yaşı
  • Probleme eşlik eden başka bir problemin daha bulunması (major depresyon gibi)
  • Hastanın terapilere, terapistin belirlediği aralıklarda düzenli olarak katılması
  • Hastanın iyileşme isteği ve motivasyonu
  • Hastanın terapist ile işbirliği yapması, yapılan uygulamalara katılması
  • Hastanın iç görü sahibi olması
  • Terapistin yeterli eğitim ve beceriye sahip olması
  • Terapistin terapi tekniklerini kullanmadaki ustalığı

Panik atak en sık karşılaşılan ruhsal problemlerden biridir. Yapılan çalışmalara göre toplumdaki her 10 kişiden biri hayatı boyunca en az bir kez panik atak geçirmiştir.

Panik atak nöbeti sırasında karşılaşılan en tipik belirti sonunun geldiği düşüncesidir. Buna yoğun endişe ve dehşet duygusu eşlik eder. Panik ataksırasında kişi fiziksel olarak da bir takım rahatsızlıklar hissetmektedir. Nefeste daralma, boğulacakmış gibi olma, kalp çarpıntısı ve kalpte sıkışma, göğüste ağrı ya da sıkıntı hissi, titreme, ter basması, mide bulantısı, baş dönmesi en çok karşılaşılan fiziksel şikayetlerdendir. Bunlara bağlı olarak kişi, o an kalp krizi geçirmekte olduğu, bayılacağı ya da öleceği, aklını kaçıracağı ya da kontrolünü kaybedeceği hissine kapılır ve yoğun bir korku duyar.

Panik atak bir anda ortaya çıkar ve kısa bir süre içinde (yaklaşık 10dk) semptomlar zirveye ulaşır. Sonrasında ise herhangi bir müdahale yapılmadan kendiliğinden kademeli olarak hafifler. Semptomlarla birlikte bir ölüm korkusu, felaket düşünceleri ve kaçma isteği kendini baş gösterir. Panik atak yaşayan kişiler bu durumu çok korkutucu ve dehşet verici olarak tanımlar. Hatta öyle korku verici bir deneyimdir ki kişi bir kez panik atak geçirdikten sonra yeniden panik atak geçirme korkusuyla birçok şeyden kaçınır hale gelir.

İlk kez panik atak geçiren kişiler genellikle hastane acil servislerine başvururlar. Yaşadıkları durumun fiziksel bir takım sorunlardan kaynaklandığına (örneğin; kalp problemleri) inanma eğilimindedirler. Gerekli tetkikler yapılıp biyolojik herhangi bir sorunun olmadığı açıklansa dahi fiziksel bir sorun aramaya devam ederler. Ayrıca atak aniden ve beklenmedik zamanlarda ortaya çıkabildiği için her an tetikte hissederler. Yaşanabilecek yeni ataklardan korunmak ve belirsizlikten kurtulmak için bir takım çıkarsamalar yapalar. Örneğin, kişi ilk atağını bir alışveriş merkezinde ya da sinema da geçirdiyse panik atağı kalabalık ve kapalı mekanların tetiklediği çıkarsaması yapabilir. Böylece bu tip yerlere gitmekten kaçınarak kendini panik ataklardan koruyabileceğine inanır. Ancak bu yöntem kişide az da olsa rahatlama duygusu yaratsa bile, hayatını kısıtlamasına yol açmakta ve panik atakları engellemede de çoğunlukla başarısız olmaktadır. Bu konuda belirtilmesi gereken en önemli nokta panik atak tedavisinin mümkün olduğu ve psikoterapi başarısının oldukça yüksek olduğudur. Kısa süreli bir psikoterapi ile panik ataktan kurtulmak mümkündür.

Panik Atak Belirtileri Nelerdir?

Aşağıda panik atak için belirlenmiş olan tanı ölçütleri yer almaktadır. Eğer bu öçlüklerden 4 ya da daha fazlasının birden görüldüğü ve 10 dk içinde zirveye ulaştığı bir dönem yaşandı ise, bunun bir panik atak nöbeti olduğunu söyleyebiliriz.

  • Çarpıntı, kalp hızını duyumsamama ya da kalp hızında artma olması
  • Terleme
  • Titreme ya da sarsılma
  • Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi hissetme
  • Soluğun kesilmesi
  • Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi
  • Bulantı ya da karın ağrısı
  • Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi hissetme
  • Derealizasyon (gerçek dışılık duyguları) ya da depersonalizasyon (benliğinden ayrılmış gibi hissetme)
  • Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu
  • Ölüm korkusu
  • Parestezi (vücutta uyuşma karıncalanma duyumları)
  • Üşüme, ürperme ya da ateş basması

Panik Atak Türleri

Panik atağın başlaması ve duruma bağlı tetikleyicilerin olup olmamasıyla ilgili olarak panik atak çeşitli alt türlere ayrılmaktadır.

Beklenmedik panik ataklarda; atağın başlangıcına durumsal bir etken eşlik etmez birden ve kendiliğinden ortaya çıkar.

Duruma bağlı panik ataklarda; panik atak hemen her zaman belli bir duruma bağlı olarak, o durumla karşılaşıldığında ya da o durumla karşılaşılacağı beklentisiyle ortaya çıkar.

Durumsal yatkınlık gösteren panik ataklarda; panik atak belli bir duruma, tetikleyiciye bağlı ortaya çıkabildiği gibi, tetikleyicinin olmadığı durumlarda ya da tetikleyiciyle karşılaşıldıktan bir süre sonra da ortaya çıkabilir.

Somatoform bozukluk, tıbbi bir sorunu düşündüren, fiziksel ağrı ve yakınmaların ön planda olduğu, ancak yapılan kontroller ve tetkikler sonucunda, sıkıntının kaynağına işaret eden herhangi bir hastalığın teşhisi konulamayan, bir grup psikiyatrik bozukluğa verilen ortak addır.

inatci-agrilarin-nedeni-fibromiyalji-olabilirN2qnjhN1iUy0vX02tMbXBQYakınmalar çeşitli beden bölgeleriyle ilgilidir. Somatoform hastaları, bedenlerinin herhangi bir yerinde duydukları ağrı, acı, uyuşukluk karıncalanma hissi ya da herhangi bir beden bölgesinin görünüşünde bir gariplik olduğu şikayetleri ile sıklıkla ilgili branşlarda hekimlere başvururlar. Yapılan muayenelere rağmen rahatsızlığın kaynağı olabilecek herhangi bir hastalığın bulunmaması nedeniyle de hastalar doktor doktor gezerler. Çünkü bu hastalar bedenlerinde bir bozukluk ya da hastalık olduğundan o kadar eminlerdir ki doktorların teşhis koyamadıklarından ve işlerini bilmediklerinden yakınırlar. Çoğu zaman da doktorlara olan inançlarını kaybedip, kendi kendilerinin doktorları olmaya çalışır ve kendilerince çeşitli tedavi yöntemleri denerler.

Somatoform hastalarda dikkat edilmesi ve akılda bulundurulması gereken en önemli husus, hastaların gerçekten bir fiziksel sıkıntı içinde olduklarıdır. Bedensel yakınmalara herhangi bir organik neden teşhis edilememesi hastanın sağlıklı olduğu ya da numara yaptığı anlamına gelmez. Somatoform hastaları gerçekten hem ruhsal hem de bedensel olarak ciddi sıkıntılar yaşamaktadırlar. Ancak büyük ihtimalle sorunun ortaya çıkma nedeni psikolojik faktörlere dayanmaktadır.

İnsanlar bazen ruhsal açıdan kaldıramadıkları olaylar yaşadıklarında ya da stresli yaşam olayları ile başa çıkmakta zorlandıklarında, ruhsal sıkıntıları kendini beden yolu ile dışarı vurur. Aşırı stres sonucu oluşan kas ve organlardaki gerginlik kişilerde bedensel bir takım sıkıntılara neden olur. Böylelikle organik bir sebep, tıbbi bir hastalık olmamasına rağmen bireyler kronik şekilde çeşitli ağrılar ve sıkıntılar yaşarlar.

İnsanlar günlük yaşamlarında pek çok olumsuz ve beklenmedik olaylarla karşılaşırlar. Kimi zaman karşılaşılan bu beklenmedik olaylarla baş edilebildiği gibi, kimi zaman ise durum kişinin kaldırabileceğinden çok daha ağır olabilmektedir. Bu tür olaylar çoğunlukla insanların iradeleri dışında gelişir ve travmalar yaratır. Bazı insanlar yaşanılan travmaları zaman içerisinde atlatabilmekte, bazıları için ise atlatmak oldukça zor olmaktadır.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) herkes için ağır, stres yaratabilecek, olağan dışı, fiziksel ya da ruhsal bir travma yaşanmasından sonra ortaya çıkan bir psikiyatrik bozukluktur. Kişi yaşadığı sarsıcı olayı tekrar tekrar yaşadığı hisseder. Olayla ilgili yerleri hatırlatacak mekanlarda bulunmaktan kaçınır ve/veya kendisine olayı hatırlatan kişilerle görüşmekten huzursuzluk duyar ve bu kişilerle görüşmek istemez. Ayrıca yaşanılan travmatik olay tekrar tekrar rüyalara girer ve gün içerisinde görsel imajlar halinde göz önüne gelir.Kişi böyle durumlarda zaman zaman olay yeniden yaşanıyormuş gibi hissedip dehşete kapılabilir.

Travma sonrası stres bozukluğu bir yönüyle diğer kaygı bozukluklarından farklılaşır. Burada probleme neden olan şey, yaşanmış, gerçek ve herkes için travmatik sayılabilecek bir olayın varlığıdır.

Travma sonrası stres bozukluğuna neden olabilecek bazı travmatik yaşantılar şöyledir:

  • Doğal afetler (Deprem, yangın, sel vb.)
  • Çocuklukta yaşanan duygusal, fiziksel ya da cinsel istismar
  • Ölümle ya da ağır yaralanma ile sonuçlanan kazalar
  • Tecavüz veya cinsel taciz
  • Sevilen birinin ölümüne şahit olma
  • Savaş
  • İşkence gibi…

Travma sonrası stres bozukluğunun ortaya çıkmasında, travmatik olayın birey için taşıdığı önem, şiddeti, daha önce yaşanan olaylar ve travma sonrası içinde yaşanılan çevresel koşullar etkili olabilmektedir. Genellikle herkes için sarsıcı olabilcek olaylar,travma sonrası stres bozukluğuna neden olsa da, bazen yalnızca kişinin şahsi hassasiyeti de travma yaratabilmektedir.

TSSB‘nin şiddetini arttıran bazı durumlar şunlardır:

  • Birey için özel hassasiyet taşıması,
  • Olayla karşı karşıya kalma süresinin uzun olması,
  • Olayın aniden gelişmesi, hazırlıksız olunması,
  • İnsan tarafında gerçekleşmesi (Tecavüz, işkence gibi)
  • Ölüm tehdidi taşıması
  • Fiziksel yaralanma, beden bütünlüğünde bozulma içermesi,
  • Kişide suçluluk duygusu uyandırması gibi…

TSSB yaşayan kişi için çok ızdırap verici olmaktadır. Öyle ki kişi, günlük yaşantısını dahi sürdüremeyecek noktalara gelmektedir. Birçok TSSB hastası ek olarak depresyon belirtileri de yaşamaktadır. Ancak bu ızdırap verici ve kişiyi sarsıcı rahatsızlığın tedavisi son yıllarda geliştirilen terapi teknikleri ile mümkün olmaktadır. Özellikle EMDR terapisi bu tür hastalarda çok kısa sürede başarılı sonuçlar vermektedir.

Yaygın anksiyete bozukluğunun başlıca özelliği en az 6 ay süresince hemen hemen her gün ortaya çıkan, birçok durum ve etkinlik hakkında aşırı endişe ve üzüntü duymadır. Kişi bu üzüntü ve endişelerini kontrol etmekte güçlük çeker ve çoğu zaman başarısız olur. Yaygın anksiyete de görülen diğer belirtiler ise; huzursuzluk, kolay yorulma, konsantrasyon bozukluğu, kas gerginlikleri, yerinde duramama ve uyku düzensizlikleridir. Bunların dışında terleme, çarpıntı, ateş basması, baş dönmesi gibi diğer tipik anksiyete semptomlarından da şikayet edilir.

Yaygın anksiyete yaşayan kişiler sıkıntı ve endişelerini, panik ataktan farklı olarak, her zaman aşırı derecede yoğun ve dehşet verici biçimde yaşamazlar. Fakat yine de sürekli bir endişe ve huzursuzluk halinde olmaktan yakınırlar.

Anksiyete bozukluğu olan bireylerde endişe uyandıran durumlardan bazıları şunlardır:

  • İşyerinde ortaya çıkabilecek sorumluluklar veya yeni görevler
  • Sınavlar
  • Parasal sorunlar
  • Aile bireylerinin sağlığı
  • Sevilen insanların başına gelebilecek kazalar
  • Kendi başlarına gelebilecek kazalar ya da hastalıklar
  • Randevulara geç kalma
  • Günlük ev işler gibi…

Söz konusu durumlarda, o an için her hangi bir sorun yaşanıyor olmasa da anksiyete bozukluğu olan kişiler yine de her an endişe duymaya devam ederler. Anksiyete yaşamakta olan kişi çevreyi tehlikeli ve kendisini de tehlikelerle başa çıkamaz olarak algılar. Çevreden gelen uyaranları tehlike açısından abartır.

Kişilerin bu algıları çocukluklarında gelişmeye başlar. Yetiştirilme tarzı, çevresel koşullar ve çeşitli öğrenmelerle kişi çevreyi tehlikeli ve kendisini ise tehlikelere karşı koyamayacak kadar güçsüz ve savunmasız algılar.

Yaygın anksiyete bozukluğu olan hastalarda bir takım ortak düşünce ve davranış özellikleri vardır. Bu düşünce ve davranış biçimleri hastalığın sürmesine neden olduğu gibi şiddetlenmesine de yol açabilir. Örneğin; yaygın anksiyete hastaları tehlike olarak değerlendirdikleri kavramlara dikkatlerini o kadar yoğunlaştırırlar ki diğer hiçbir uyaranı fark edemezler. Her an tetikte, tehlikenin gelmesini beklerler. Ayrıca olaylar ve tehlike ile ilgili olabilecek en kötü senaryoyu kurma eğilimindedirler. Yaygın anksiyete bozukluğu olan kişiler için olaylar çok tehlikeli ya da tamamen tehlikesiz olarak kategorilendirilir. Ayrıca her hangi bir olay ya da durumda, ufak ya da büyük bir tehlike ile gerçekten karşılaşılmış ise; bunun her zaman, her koşulda böyle olacağını varsayarlar. Örneğin; evde yoklarken evlerine hırsız girmiş ise; evde olduklarında, kapılar sıkı sıkıya kilitliyken ya da alarm sistemleri kuruluyken bile eve her an hırsız gireceğinden ya da odalardan birinde bir hırsız olduğundan endişelenirler.

Yaygın anksiyete bozukluğu, hastaların yarısından çoğunda çocukluk dönemlerinde başlamaktadır. Bu dönemde başarı ile ilgili sürekli kaygılar duyduğu görülen çocukların, ileride yaygın anksiyete bozukluğu tanısını karşılayan semptomlar yaşadığı görülmektedir. Ancak tedavi için başvuran hastaların çoğu 20’li yaşlardadır.

Yeme bozuklukları kendini, yemek yeme davranışındaki şiddetli bozulmalarla gösterir. Yeme bozukluğu olan kişiler, kilolu oldukları düşüncesi ya da kilo alma endişesi ile kendilerini sağlıksız biçimde aç bırakır ya da yemeyi olabildiğince aza indirirler. Bu kişiler vücut kitle indeksine göre normalin altında kiloda olmalarına rağmen(anoreksiya)* bedenlerini kilolu olarak algılar ve olabilecek en düşük kiloya ulaşıncaya kadar sağlıksız diyet alışkanlıklarını sürdürürler. Bazı tip yeme bozukluklarında ise (bulimia)* çok kısa sürede, normal bir insanın yiyebileceğinden çok daha fazla yiyeceği, tıkınırcasına yeme ve sonrasında bunu telafi etmek amacı ile saatlerce spor yapma, laktasif kullanma ya da kusma yolu ile besinleri dışarı atma görülmektedir.

Ramazanda-Tok-Tutan-Yiyecekler-Erken-Acıkmamak-İçin-Sahurda-Ne-Yemeli1Yeme bozuklukları tedavi edilmediği takdirde kişinin sağlığını önemli derecede etkiler noktaya gelmektedir. Hatta hastaların hayati organları, bozuk yemek yeme davranışları nedeniyle iflas etmekte ve kişinin hayatı tehlikeye girmektedir.

Yeme bozukluğu olan hastalar eğer olabildiğince erken yardım arayışına girmezlerse problem şiddetlenmekte ve tedavi de zorlaşmaktadır. Tedavisi geciken hastaların büyük bir çoğunluğu aşırı kilo kaybı ve bedensel hasarlar nedeniyle bir süre hastanede tedavi görmekte ve eş zamanlı olarak psikoterapilere katılmaktadırlar. Ancak tedavi sonunda eski sağlıklarına kavuşmaları mümkündür. Bu açıdan hastanın, hasta olduğunu kabul etmesi ve tedavi olmak istemesi büyük önem taşımaktadır.